Mayıs 31, 2012

Bir Ubor Metenga Buluşması ve "Biz burada hep beraber atlıkarıncadayız."



Geçtiğimiz Pazar günü Gülş'le Şişhane'de buluşup, Galata'da hızlıca yemek yiyip SALT Galata'ya yollandık. İKSV Tiyatro Festivali kapsamında Ubor Metenga bu defalık İKSV Salon'da değil, eski Osmanlı Bankası binası olarak da bilinen SALT'ta gerçekleştirilecekti. Bu oturumda çözümlemesi yapılacak romanın Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü olması da heyecanımıza heyecan katmıştı, Murat Daltaban'ın yapacağı okumalar da cabası. Meğer bu son Ubor Metenga'ymış, bilmiyorduk, kaçırmadığımıza bir kez daha sevindik. Yerlerimizi aldık, ben defteri kitabı çıkardım ve başladık dinlemeye...

Roman bilindiği üzere dört bölümden oluşuyor; Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru ve Her Mevsimin Bir Sonu Vardır. 1954 tarihinde yayımlanmış romanı Yekta Kopan "Mahir bir tekniğe sahip roman, karakterlerle ilgili ipuçları ile merak uyandıran bir olay örgüsü," olarak betimledikten sonra, bu zamansız romanla ilgili "modernleşme", "doğu-batı" ve "zaman" meseleleri üzerinde durulacağının da sinyallerini verdi. Bölüm isimlerinin, roman bitiminde anlam kazandığının ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Tanpınar'ın belki de en ironik metni olduğunun altını çizen Ayfer Tunç, yıllar sonra dahi okunduğunda günümüze "update" edilebileceğini söylediğinde Gülş'le bıyık altından gülüverdik elde olmadan. Ardından Birinci Bölüm'ün okumasına geçildi ve Murat Daltaban romanın girişinden birkaç paragrafı seslendirdi.

Öncelikle; okuma-yazmayla işi olmadığını söyleyen bir adamın anlatıcı olması ve daha anlatının başında akıl hastanesinde yatmış olduğunu okuyucu ile paylaşmış olması bize birtakım fikirler vermeye başlıyor. Tunç, romanın girişinde "daimi tasfiye halinde olan enstitümüz" betimlemesini manidar bularak, bizim de daimi tasfiye halinde olan bir toplum olduğumuzu, kurumlarımız için de bunun geçerli olduğunu belirtti ve "modern" olanın, yani romandaki araştırmacı Van Humbert'in rahat bozduğu için Türklerin genellikle arkasına sığındıkları "Biz böyleyiz,"in aslında hepimizin başvurduğu bir cümle olduğunu söyledi. Bu esnada sözü Murat Gülsoy aldı ve Tanpınar'ın, tıpkı Ömer Seyfettin gibi oryantalist bakışla dalga geçtiğini, ilk bölümün 19. yy. Osmanlı insanının resmi gibi olduğunu ve pre-modern dünya ile hesaplaşmasını anlattığını belirtti. İnsan saflığından bahsedildi bu esnada, romanın başında altın yapma sevdası vardı, hatırlarsınız. Simya ile altın yapma hedefi sonucu bir ölüm dahi gerçekleşiyordu, çünkü o dönemde insanlar deneyler yaparak altın elde edebileceklerine inanacak denli saftılar. Bu noktada Tanpınar'ın "Biz" kavramı üzerinde de duruldu ve O'nun "Biz"inin, Orhan Pamuk'un dediği gibi "Cemaat" olup olmadığı tartışıldı. Ayfer Tunç, Pamuk'a katılmadığını belirtti ve ekledi; "Osmanlı vatandaşı bir adamın modernizmi sorgulaması başka, Oğuz Atay gibi 70'lerde modernizmi çok daha farklı anlayan bir yazarın gözünden betimlenmesi başkadır."

İkinci Bölüm, Küçük Hakikatler'di ve Doktor Ramiz ile Hayri İrdal'ın arasında psikanalize dair geçen diyaloğun okunmasının ardından çözümlemeye başlandı. Özellikle Doktor Ramiz'in siparişle rüya gördürmeye çalışması salondakilerin aklına geldiğinde kıkırdaşmalar oldu. Doktor Ramiz'in Hayri İrdal'ın analizini yaparken "baba" imajına ve "babasız kalma ruh durumun"a işaret etmesi ise bir yerden "devlet baba"mıza başlandı. Murat Gülsoy "baba"nın toplumsal/ kültürel eleştirinin bir parçası olarak ele almak gerektiğini, Cumhuriyet'in aslında bir baba yaratma projesi olduğunu belirtti. Yekta Kopan ise yurtdışında öğrenim görmüş doktorun "Kendinize durmadan baba aramışsınız, çocuk kalmışsınız," demesinin Türkiye için de manidar bir anlamı olabileceğini söyledi. Benim de çok hak verdiğim bir fikir Ayfer Tunç'tan geldi o esnada ve Tunç, romanda kuruluş ve çöküş süreci anlatılan Enstitü'nün getirdiği bir yeniliğin altını çizerek, geri kalan saatin cezasının daha ağır olmasının, ülkenin daha ileri gitmesinin amaçlandığı o dönemde, bir Hayri İrdal ironisi olarak aslında felaketin, o küçük insanlarla nasıl da yavaş yavaş ortaya çıktığının altını çizdi. Misal;  Hayri İrdal'ın halası, ikinci karısı Pakize, Lütfullah, baldızlar... Romandaki tek hayvanın kaplumbağa olmasının da bir anlamı yok diyemeyiz, değil mi?

Üçüncü Bölüm olan Sabaha Doğru, Enstitü'nün oluşturulduğu bölümdü. Okunan parça, musiki üzerinden eski- yeni ironisini açıkça gördüğümüz Hayri İrdal ile Halit Ayarcı sohbetiydi. Murat Gülsoy, burada eleştrilen noktanın "modernlik" değil, tüketim kültürü olduğunu söyledi ve Virginia Woolf, James Joyce gibi yazarları okumuş ve onlardan etkilenmiş olan Tanpınar'ın "yeni"yi yerme gibi bir amacı olmadığının altını çizdi. Bundan çıkarılan sonuç; Tanpınar'ın modernleşmeyi bozulma olarak görmediği, yalnızca tüketim kültürünü eleştirme amacı taşıdığı oluyor. Halit Ayarcı'nın bir nevi Mephisto olarak görülebileceği romanda, bu pragmatik adamı, elindekini amaçtan önce, değere çevirme amacı güderek, Hayri İrdal'ın baldızını nasıl bir şarkıcıya dönüştürebileceğini okuyoruz. Bunun bir diğer örneğini de romanda, rakı masalarına uğrayarak insanların önünden barbunlarını yiyen politikacıda görüyoruz. Elini sade vatandaşın üstüne koyarak, bir nevi "Midas dokunuşu" ile masadaki yemekleri lüp lüp götüren politikacının, Tanpınar'ın mizah ile eleştirmesine güzel bir örnek olarak sunuluyor bize. Bu esnada Murat Gülsoy bir "reklam arası" vererek Boğaziçi Yayınları'ndan çıkan Rüyada Terakki kitabını tavsiye ediyor bizlere, 1900'lerin başında yazılmış ilk Türk ütopyası imiş, ilgi çekiyor tabi. Reklamlar burada bitiyor ve biz konumuza geri dönüyoruz haliyle. Ayfer Tunç alıyor sözü ve olmayan bir insan hakkında kitap yazılması, ona bir türbe uydurulması gibi yalan yanlış birçok olayın Hayri İrdal'ın yalana tahammülsüzlüğü zorlanırken, Halit Ayarcı'nın "Adı olan her şey mevcuttur," sözü ile yeni bir modernizme geçildiğini belirterek bu bölümü noktalıyor.

Son Bölüm, yani Her Mevsimin Bir Sonu Vardır. Bu bölümde Ahmet karakterini az da olsa yakından inceleyebiliyoruz. Ahmet, Hayri İrdal'ın oğlu, babasının yaptıklarını tasvip etmeyen ve kendi imkanları ile okuyup, kendi hayatını kuran oğlu. Ahmet karakteri bir nevi romanın umutlu yüzü, çünkü yalnızca o emek vererek bir şeyler yapmak hayalinde. Murat Gülsoy, Hayri İrdal'ın cebelleşme halinde olduğunu ve saate benzeyen bir bina yapmaya çalışırken ilk kez oğluyla yakınlaşabildiğini belirtirken, Jale Parla'nın Tanpınar'ın yazma sıkıntısı ile ilgili makalesinden de bahsetti ve Tanpınar'ın romanı yazma sürecindeki sıkıntısının Hayri İrdal'ın binayı oluşturma çabası ile benzeştiğini söyledi. Cumhuriyet'in kuruluşunun da bina inşasına benzetebileceği söylendi. Ayfer Tunç bu esnada, romanın özellikle son yıllarda pek çok yabancı dile çevrildiğini, özellikle Fransa ve Almanya'da büyük ilgi gördüğünü belirtti ve romanın yayımlandığı dönemde beklediği ilgiyi görmemesinin Tanpınar'da yarattığı hüsranla, yazarın buna "Sükut suikasti," dediğini anlattı. Romana döndüğümüzde, Hayri İrdal'ın ilk karısı Emine ve kızı Zehra üzerinde de duruldu ve son olarak Saat Evleri ile birlikte gelen menfaat meselesi sonucunda Enstitü'nün çöküşüne nasıl gelindiği, çıkar tehlikesiyle karşı karşıya kalan herkesin nasıl bir anda cephe değiştirdiği konuşuldu. Ubor Metenga'nın sonlarına yaklaşırken Ayfer Tunç bir mektuptan bahsetti, bu mektup Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne konmuş, fakat benim elimde olan Dergah Yayınları'ndan çıkmış romanda bu mektuba yer verilmemiş. Mektubun içeriği şu şekilde; Halit Ayarcı'dan Doktor Ramiz'e yazılmış bir mektup ve bu mektupla anlıyoruz ki Hayri İrdal, Doktor Ramiz ve Halit Ayarcı üç arkadaşlar ve üçü de Hukuk Fakültesi'nden birlikte mezun olmuşlar. Fakat Hayri İrdal delirmiş ve klinikte yatarken tüm bunları yazmış. Tüm romanın uydurma olduğu söyleniyor ve Halit Ayarcı ile Doktor Ramiz arkadaşlarının durumuna üzülüyor ve kendilerini romanda neden böyle kötü gösterdiğini de çözemiyorlarmış. Tanpınar'ın çok cesur bir adam olmadığı ve bu mektubun bir nevi sigorta olduğu söylendi. Hazin hayat öyküsünden yapılan eklemeler sonucu açıkçası bizler de bu mektubu bırakmış olmasındaki haklılık payını kabul ettik. Son olarak Ayfer Tunç bize Tanpınar'ın "Yaşadığım Gibi" kitabını tavsiye etti ve Yekta Kopan'ın o aşina olduğumuz sesi bize katılımımız için teşekkür etti, alkışlar ve perde kapanır. Salondan çıkarken aklıma romanın en can alıcı bölümlerinden biri olan halanın evindeki partide Hayri İrdal'ın söylediği "Biz burada hep beraber atlıkarıncadayız," sözü geldi. Şu anda da öyle değil miyiz? Gündeme bakan pişman, bakmayan... Demirden coplar, kadın bedeni üzerinden yürütülen tartışmalar, biber gazından ölümler, hapiste yüzlerce öğrenci, aydın... Aynen Halit Ayarcının yaptığı gibi "Adı olan her şey mevcuttur," hesabı, hepsi hayatlarımızın içine sokuldu, dönüp duruyoruz bu zehirli atlıkarıncada.

Mayıs 28, 2012

Hemingway'i stalk'lamak.*



Amerikan edebiyatı maceram Great Gatsby sonrasında Ernest Hemingway ve ilk karısı Hadley Richardson'ın hikayesini anlatan Paula McLain'in roman / biyografisi Paris'teki Eş ile devam etti. Kitapla ilgili detaylara girmeden önce en yakın zamanda Hemingway romanlarını okuma kararı aldığımı belirtmek isterim.

Paris'teki Eş, tam olarak bir biyografi değil ama gerçek kişileri ve olayları anlattığı için ben birazcık biyografi muamelesi yaptım okurken. Ernest Hemingway beyefendinin 21 yaşındayken bir ortak arkadaşları aracılığıyla tanıştığı ve aşık olduğu Hadley Richardson'ın ağzından dinliyoruz olayları kitabın büyük bir bölümünde. Hadley kızıl saçlı bir piyanist ve Ernest ile tanıştığı sırada 29 yaşında. Birbirlerinden anında etkileniyorlar, Hadley misafir olarak geldiği şehirde Ernest'le muhteşem zamanlar geçiriyor ve sonra evine dönüyor. Mektuplaşmalar aşkı iyice alevlendiriyor ve sonra pat diye evleniyorlar.

Buralar birazdan hep spoiler dolacak, söyleyim, benden çıksın.

Ernest (koca yazara da ismiyle hitap etmek garip ama durmadan Hemingway de yazmak zor geldi) o sıralar yolunu bulmaya çalışan bir gazeteci, çeşitli yerlerde çalışıyor, ondan sonra yazarların ve bohem hayatın merkezinin Paris olduğuna karar verip sıfır plan ve parayla çöt diye Paris'e gidiyorlar. Türlü varoş semtte ve mahallede sefillik içinde evlerde yaşarken akşamlarını Paris'in güzide barlarında ve kafelerinde zil zurna sarhoş olarak geçiriyorlar. Hala çok aşıklar ve Hadley kendini tamamen Ernest'in kariyerine, gelecek hayallerine ve aşkına adamış durumda.

Enteresan bölümlerden biri -ki Hadley ile Ernest'in ilişkisinde de önemli bir yer tutuyor-  haber yapmak için Ernest'in işgal sırasında yangınlar ortasında kalan İzmir'e gelmesi. Böyle bir şeyin olduğunu bilmiyordum, Hemingway zamanında Pera Palas'ta kalmış diye kulaktan dolma bir bilgim vardı ama bu ziyarette ne çok şeye tanık olduğunu ve ne denli etkilendiğini okuyunca şaşırdım.

Daha sonra Ernest'in aslında pek de o kadar istememesine rağmen bir çocukları oluyor, tamamen bir çekirdek aile haline geliyorlar. Bu arada hem bebek doğmadan önce, hem de doğduktan sonra durmadan boğa güreşleri için İspanya'ya ve daha bir çok yere yolculuklar yapılıyor, Gertrude Stein, Ezra Pound, Scott Fitzgerald gibi zamanının en bomba sanatçılarıyla içiliyor, eğleniliyor, fikirler paylaşılıyor, gerekirse münakaşalar ediliyor, Ernest her türlü ortamdan kendine ve yazısına bir şeyler katmak için uğraşıp duruyor.

Sonrasına olaylar gelişiyor, daha fazla şeyetmeyim ben. Zaten olay örgüsü Hadley ile Ernest'in evliliği paralelinde ve yazar gerçek patlamasını daha yapmamış bu dönemlerde. Daha çok Ernest ile Hadley'nin ve Ernest ile çevresindeki insanların ilişkileri irdeleniyor diyebiliriz.

Romanın geneli Hemingway'in kadınlarla olan ilişkileri hakkında acaip güzel fikir veriyor aslında. Hayatı boyunca dört evlilik yapan ve muhtemelen bir çok da sevgilisi olan bu adam başlarda samimiyetle aşık olduğu kadını en yakın arkadaşı ile aldatırken neden ikisine birden sahip olamadığını sorgulamaktan da geri kalmıyor. Herhangi bir suçluluk ya da vicdan azabı çekmediği gibi Hadley'nin de bu durumu mantığına oturtabilmesinin ve üçünün bir düzen tutturabilmesinin mümkün olduğuna inanıyor.

Hadley'nin Ernest'ten 8 yaş büyük olması da aslında bence ilişkilerinde çok ciddi yer tutmuş her ne kadar romanda buna çok fazla vurgu yapılmasa da. En basitinden çocuk konusunda yapılan münakaşalarda bile bu konu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Aslında biraz haddimi aşmak gibi olacak ama Ernest'in bu durumu içten içe, belki de kendisi bile farkında olmadan Hadley'ye karşı koz olarak kullandığını bile düşünmedim değil.

Bence bir de bu çiftin ilişkisindeki kırılma noktalarından bir tanesi, hatta iddia ediyorum en önemlisi, Hadley'nin Ernest'in tüm yazılarının, öykülerinin, hayatı boyunca yaptığı tüm her şeyin içinde olduğu bavulu kaybetmesidir. 

Ernest kendine söz verdiğini söylüyor, bu konuyu bir daha hiç gündeme getirmemek konusunda, ama bence içten içe her zaman Hadley'ye hınçlanıyor. Ayrıca Hadley'nin de Ernest'in her türlü düşüncesizliğine, kırıcı tavırlarına, tutarsızlıklarına katlanmasında bu temel vicdan azabı var.

Romanda anlatılanların ne kadarı gerçek, yazar ne kadarını kendinden katmış bunu şu anda bilmek mümkün değil tabii. Ama insanın elinden bırakası gelmiyor, bir sonraki adımda ne olacak diye heyecanla okutuyor hikaye kendini. 

Bu Jazz çağı özentiliğim nereye kadar gidecek bilmiyorum da dur bakalım.

Son not: Zelda Fitzgerald'ın bir gece hepsi son derece kafayı bulmuş haldeyken, Ernest'e "sen benim kocama aşıksın" demesi ve Ernest'in tanıştıkları ilk günden itibaren Zelda'dan hiç bir zaman hoşlanmamış olması. Ortada cinsel olmayan ve edebi anlamda bir aşk olduğundan söz edilebilir mi? Bu kafayla Midnight in Paris'i tekrar izlemek gerekir mi?

*Stalk kelimesini Türkçe'ye takip etmek gibi tercüme ediyorlar ama tam anlamını karşılamıyor, o yüzden de Türkçe'sini kullanmak bende hep eksik bir etki yaratıyor. O yüzden tarzanlığımın affolmasını dilerim.


Mayıs 24, 2012

Cumhuriyet Kitap Kulübü, Üye No: 4231



''Artık bir aptalı kendi kendime aşağılarken, lokantada garsona itiraz ederken, üst dudağımın derisiyle oynarken, bazı kitapları bitirmeden bir köşeye atarken, kızımı öperken, cebimden para çıkarırken, şakacı ve mutlu bir tavırla birileriyle selamlaşırken, kendimi onu taklit ederken yakalıyorum. Elimin, kolumun, bileklerimin ya da sırtımdaki benin onunkine benzemesi değil bu. Beni korkutan, ürperten ve çocukluğumdaki ona benzeme özlemini hatırlatan bir şey: Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.'' - Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar

Mayıs 23, 2012

MÜHİM AÇIKLAMA


Kürk Mantolu Madonna yazımla ilgili genel bir açıklama yapma gereğini hissediyorum. Anna Karenina'ya gıcık olmuş olabilirim ama Suç ve Ceza, Savaş ve Barış, Karamozov Kardeşler gibi okumadığım ve mükemmel olduğuna daha şimdiden emin olduğum eserleri KESİNLİKLE tenzih ediyorum. Lafım yazarlara değil kesinlikle ve yazıldıkları dönem için de değil. Ben birkaç tane kitap okudum ve istisnasız hepsinde sıkıldım diye "klasik yazın iğrenç ya ıyy" da demiyorum. 

Bu noktada gelen yorumların şu şekilde evrilmesini rica ediyorum: "Yahu Çalıkuşu'na ayar vermişin de bir de Yaprak Dökümü'nü oku bakalım?" yahut "Tolstoy belki Anna Karenina'yı pembe dizi kıvamında yazmış olabilir ama o dönemdeki ahlak kurallarını acımasızca eleştirmesi sebebiyle müthiş önemli bir eserdir" gibi... Tavsiyede de bulunabilirsiniz mesela. Mesela yani...

Mayıs 22, 2012

Kürk Mantolu Madonna'ya Diğer Taraftan Bakış ve Klasikler Polemiği!


Çok heyecanlıyım, galiba blog tarihimizin ilk polemiğini yaratacağım az sonra. Eda’nın dün Kürk Mantolu Madonna temelinde klasiklerle ilgili yazdığı yazıya vermek istediğim birkaç cevap var. Kendisine bildirdim, sana bazı cevaplarım olacak diye, o da hiç durma yaz dedi. Ayrıca klasiklerin bu blog dâhilinde eleştirildiği gibi savunulması da gerektiğine inanıyorum, karşıt görüş olmadan olmaz çünkü. 

Tabii bu yazıyı okumadan önce Eda’nın dün akşam yazdığı yazıyı okumuş olmanız konunun idraki açısından çok daha sağlıklı olacaktır, o yüzden okunmadıysa hemen yeni bir sekmede şu yazı açılsın, okunsun ve buraya geri dönülsün, hadi bekliyorum. 

Tamam mı, okundu mu? Başlıyoruz o halde. 

Klasikleri sevmek ya da sevmemek konusunda: Lise eğitimi boyunca herkesin kendi isteğiyle ya da edebiyat dersleri gereklilikleri dâhilinde birçok klasik okuduğunu kabul edebiliriz. Bunların en bilinenleri ve olmazsa olmazları da okuluna göre değişmekle birlikte, Suç ve Ceza, Anna Karenina, Çalıkuşu, Vurun Kahpeye, Sefiller gibi eserler oluyor. Ben tüm bu eserlerin tek bir çatı altında incelenmesi taraftarı değilim. Çünkü Türk edebiyatı / dünya edebiyatı şeklinde ayırabileceğimiz gibi tarihsel dönemine göre ve üslubuna göre de ciddi şekilde birbirinden ayrılıyorlar. Ayrıca Sefiller’i sevmeyen Çalıkuşu’nun da sevmez gibi çıkarımlar yapmak da çok talihsiz olur. 

Eda her bir eseri neden sevemediğini tek tek açıklamış, ben de benzer yoldan ilerlemek isterim. 

Anna Karenina’yı lise birde zorunlu okuma olarak verdiler, ilk cildi durmadan karakterlerin isimlerini birbirine karıştırarak ve pembe dizileri küçümserken neden bu yapıtı bu kadar baş tacı ettiğimizi sorgulayarak zorla bitirdikten sonra ikinci cildin yarısında bu mücadeleyi bıraktım. Filmini dahi izlemedim, kendini Anna Karenina’yla özdeşleştiren genç kızlara hayret ettim. Sadakatsizliği onaylamadığım için değil (onaylamıyorum ama sadakatsiz roman karakterlerinden nefret edecek kadar da dar görüşlü değilim), Anna özdeşleşmeye değecek bir karakter gibi gelmediği için. 

Ama mesela Çalıkuşu, annemin 70’lerde basılmış kopyasından tamamen kendi başıma, okuldan bağımsız okuduğum, yıllar içinde onlarca kez birçok bölümüne geri döndüğüm ve başucu eseri tanımını benim için hak eden bir eser oldu. Daralmak bir yana, Feride’nin başına gelen her olaydan, her melanetten kurtulmayı başarması benim için hayatta atlatılmayacak felaket yoktur’u beynime kazımak için bir rehber görevi gördü. Küçük kızıyla olan kısa ilişkisini hatırladıkça hala gözlerim dolar. 

Anlatmak istediğim şey edebiyat her daim görecelidir evet ama belki de bazı eserler sadece yanlış zamanda okunmuştur. Çünkü hani derler ya klişeler boşuna klişe olmaz diye, bence klasikler de boşuna klasik olmaz, belki insanı beklentiye soktukları veya herkes beğenmiş ya ben beğenmezsem endişesine gark ettikleri için biraz ürkütücülerdir ama başlayıp içine girdikten sonra neden klasik olduğunu genelde anlayabiliriz. 

Kürk Mantolu Madonna konusunda: 2009 yılında işsiz dönemimde okumuştum KMM’yi, balkonda oturup gözüme güneş girerken yarım günde bitmişti. Mephisto’da saatlerce zaman geçirdiğim dönemlerin ganimetlerinden. Şu yazıda da daha önceden belirttiğim gibi belli başlı yazarlarla klasik de olsalar kendi merakınızla okumadığınız sürece tanışamıyorsunuz. Eğitim sisteminin cilvesi mi dersiniz artık ne dersiniz bilmem. 

Raif Bey’in hikayesinde etkileyici olan bence herkesin hayatının belki de en az yarısında hissettiği o iç sıkılmasının gerçekliğiydi, yani Eda’nın Raif’in sıkıntısı beni de boğdu demesi bence hikayenin de asıl başarını oluşturuyor. Anlatmak istediği duyguyu okuyucusuna geçirmek değil midir yazarların amacı da? Ayrıca bir tabloya aşık olmak ve tablodaki kadının gelip Raif’i bulması çok büyüleyici geldi bana açıkçası, tıpkı rüyanızda hiç tanımadığınız birini görmek ve hayatınızın bir döneminde gün gelip de o insanla tanışmak gibi. Tabii burada tablodaki kadının tartışılmaz bir üstünlüğü var Raif Bey karşısında, kendisine aşık olunduğunu bilerek ve karşısındaki insanın onun için bir çok şeyi göze almaya hazır olduğundan haberdar olarak onunla ilişki kuruyor. Egolar düzeyinde bunu irdelemek belki beni aşar ama bence bu şekilde kurulan bir ilişki çok enteresan şekillere sokuyor insanları. 

Bende durum böyle. 

Tabii magazin gündemine bomba gibi düşecek bir polemik olmadı pek ama, klasikler konusunu bir de karşı taraftan irdeleyim dedim naçizane. Eda’yla da yarın sabah düello ediyoruz, şimdi izninizle beylik tabancamın tozunu almaya gidiyorum o sebepten.

Bukowski'nin Tanrısı: Fante


Anneler Günü vesilesiyle anneme hediye kitap arayışındayken, "Fırsat bu fırsat," diyerek bir süredir okumak istediğim kitapları da alıp başucuma koydum. Bu kitaplardan biri John Fante'nin Bunker Tepesi Düşleri isimli kitabıydı. Daha önce Fante okumadım, Pulp edebiyat akımına da ziyadesiyle uzak bir insanım. Fakat sandığım gibi olmadı, benim o hep uzak durduğum ve sebepsizce "Hoşuma gitmez," diye düşündüğüm bir türle karşılaşmadım. Aksine, sürüklendim. Son sayfayı da yutarcasına okuduktan sonra diğer kitaplarını, özellikle de Toza Sor'u ve Bahara Kadar Bekle Bandini'yi bir an evvel alıp okumak için sabırsızlandım. Daha sonra öğrendim ki Fante şeker hastasıymış ve zamanla kötüleyen hastalığı neticesinde hem kör olmuş, hem de iki bacağını kaybetmiş ve son romanı olan Bunker Tepesi Düşleri'ni  o söylemiş, eşi Joyce yazmış. Ayrıca benim bu kitapla tanıştığım ana kahraman Arturo Bandini her romanın ana kahramanıymış. Charles Bukowski'nin Henry Chinaski'si gibi.

Bu iki yazarın arasındaki ilişkiyi de açmak gerek biraz. İnternette biraz araştırma yapıp, Parantez Yayınları'ndan çıkan kitapların son sayfalarında yer alan biyografiye de göz atınca, Charles Bukowski'nin gençlik yıllarında kütüphanede tesadüf eseri kitaplarıyla tanıştığı Fante, yazarı derinden etkilemiş. Hani genç yazarlara verilen öğütler içerisinde "Bir yazarı kendinize Tanrı belleyin," tarzında cümleler kurulur ya, işte Bukowski de Fante için "Fante benim Tanrımdı," demiş. Ve bir bakıma bu naif yazarı, 80'li yıllardan sonra kitapları tekrar basılacak kadar popüler hale getirmiş. Özellikle Toza Sor romanının Bukowski'nin yazım hayatına etkisi yazarın kendisi tarafından da sık sık dile getirilmiş.

Etgar Keret okurken mest olmamda Avi Pardo'nun enfes çevirisi büyük rol oynamıştı, John Fante'de de aynı hissi yaşadım. Akıp gidiyor kitap ve Arturo Bandini'nin, o yer yer kendini beğenmiş, kadınların popolarını incelemekte ve o kadınlardan ters tepkiler aldığında ortamdan tüymekte usta, başı sıkışınca dua ederek huzur bulan serseriyi bir sonraki sayfada nelerin beklediğini merak ederek, romanın otobiyografik yerlerini ise bu şişkin egolu Arturo ile yazar John'un nasıl benzeşebileceklerini düşünerek okuyorsunuz. 1909 doğumlu yazarın da babası duvar işçisiymiş, Arturo Bandini'nin babası gibi. İtalyan asıllı yazarın roman kahramanının annesinin yaptığı lazanya, Colorado Üniversitesi'ne kaydını yaptıran ama tamamlayamayan Fante ile üniversite mezunu olmayan ama kalemi ile başarılara imza atmaya kararlı, kendine güveni yüksek Bandini hep birbirine paralel ilerleyen ayrıntılar. Bunker Tepesi Düşleri'nde Bandini'nin kariyerinin  Hollywood'a yaklaştığı dönemlerin bir benzerini Fante de yaşamış, Francis Ford Coppola ve Orson Welles gibi yönetmenler ise ahbablık etmiş. Ancak muhtemelen o dönemde aklına, seneler seneler sonra Toza Sor romanının filme çekileceği, başrolünde ise Colin Farrel'ın oynayacağı gelmemiştir. Filmi seyretmedim, kitabı okuyunca seyretmeyi planlıyorum.

Benim edebiyat tanrım kim? Bilmiyorum. Bunu bir süredir düşünüyorum, tek bir isimde karar kılamadım. Sizinki kim, biliyor musunuz? Bukowski'nin Fante için söylediği şu sözleri siz kim için söyleyebilirsiniz?

"... Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Bir kaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla içiçe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi. "

Mayıs 21, 2012

Kürk Mantolu Madonna'nın laneti


Klasikleri sevemedim. Ufakken ilk okuduğum klasik Polyanna’ydı, ı ıh, sevmedim. Jane Eyre’e çok heves etmiştim ama bir yaz tatiline kitapsız gelen arkadaşım Mine’ye kendi ellerimle “ödünç vermem” için ısrarcı olmuştu annem. O gün bugündür Jane Eyre’e de küsüm, onu sevme olasılığım varsa bile bunu hiç bilemeyeceğiz. Anna Karenina’ya başladım bir gün, daha 20. Sayfasında neler olacağını anlayınca bıraktım. Lise sondayken Monte Kristo Kontu’nun filmini çok beğenmiştim, ananem de emekli maaşıyla gidip bana yeni doğmuş bebek ağırlığında 2 ciltlik kitabını hediye etti. Azmettim ilk cildi bitirmeye, ı ıh, elim varmadı da ikinciye geçebilmedim. Okulda bize zorla okutmak istedikleri Çalıkuşu’ndan aşırı daraldım. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal’ını son gününe dek okumayıp, kitap sınavının olduğu günden bir gün önce saat gece 10’da başladım, sabahı zor ettim. I ıh, o da olmadı. Bi keresinde Sefiller’e başlayayım demiştim ama Jean Valjan’dan habire kötü niyetli bir hareket beklediğimden geri kalan karakterlere odaklanamadım. Evine sığındığı dünya iyisi rahibin gümüş takımını çalıp gitmek zorunda kaldığı için, üstelik rahip de bu durumdan hiç etkilenmediği ve “Nolacak canım, biz de tahta kaşıkla yemek yeriz” deme yüce gönüllülüğünü gösterdiği için, onun yerine rahibe karşı ben mahcup oldum. I ıh, onu da bıraktım.

Anlatabiliyorum değil mi? Klasik klasmanına neden hiç uğramadığımı, üstelik bu klasmanla ilgili ne kadar çok çabaladığımı da anlatabiliyorum sanırım, değil mi? Peki şimdi ben neden oturup, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna’sının hayatımı değiştirebileceğini filan düşündüm ki? Türk büyüklerine saygımdan ve kitabı hediye eden arkadaşıma hürmetimden okuduğum kitabın neden beni etkileyebileceğini hayal etmiş olabilirim?

***Hala okumayanlar için; burdan gerisi baya bir spoiler içerecek***
Özet geç piç diyorsanız şayet, ki demelisiniz artık, kitapta yine o imkansız aşklardan biri anlatılıyor. Gençlerin kavuşamaması sebebiyle, işte efendim toplumdaki bazı kısıtlamalar ve nıçnıçlar sebebiyle filan değil bu imkansızlık. Kişilerin, hatta sadece kadın kişinin kendi kendine ördüğü duvarlar sebebiyle. Tanışma hikayeleri ilginçti bak onun hakkını vereyim. Kitabın kahramanı olan Raif abi Almanya’da okur iken bir gün bir sanat galerisine giriyor. Kendisi de kendi çapında bazı başarılı çizimlere imza attığı, ve fakat Almanya’da babasının emriyle aile meslekleri üzerine tahsil yaptığı için, tabii ki sanatçı olmak filan gibi bohem hayalleri yok. Bununla beraber bu gördüğü resim onu inanılmaz etkiliyor. Günlerce gidip karşısına oturuyor ve bu resmi inceliyor. O zamanlar Google yok tabi, yahut müze ve sanat galerilerinde aynı resmin replika bir posterini almak gibi bir imkan da yok. Dolayısıyla adamcağız sürekli gidip orada pineklemek zorunda. Resmedilen kişi de Kürk mantolu Madonna’mız tabii, bunu anladığınızı varsayıyorum… sonra yine bir gün “hülyalı bakışlarla” bu resmi izlerken yanına bir kadın gelip oturuveriyor. Nasıl da Alman, nasıl da kendine güvenli bir kadın… “Her gün gelip izliyorsunuz bu resmi, sanatçı arkadaşlarla merak ettik, acaba size birini mi hatırlatıyor?” diyince bizim toy Raif’imiz şaşalayıp “Evet anneme benzetiyorum!” diyor. Halbuki yok öyle bişey de aklına ilk bu cümle geliyor garibin. Kız da bir iki hoşbeşten sonra kalkıp gidiyor ve tabii bu “anne” hadisesine de çok gülüyor. Sonra bir gün Raif sokakta Kürk Mantolu Madonna’yı görüyor, ertesi günü yine aynı yerde görünce de takip etmeye başlıyor. Kadın bir gece kulübüne giriyor, Raif de peşinden… bir öğreniyor ki bizim Madonna barda şarkı söylermiş. Hatta bu bizim Madonna da galeride yanına gelip oturan Alman hanımın ta kendisiymiş. Bunlar her gün buluşup yürüyüşler yapmaya başlıyorlar falan filan. Ancak kadın daha en başından Raif’in kendi aradığı gibi bir insan olmadığını, ona asla bağlanmayacağını ve onu sevemeyeceğini, yalnızca arkadaşlığından zevk aldığını ve onunla konuşmayı sevdiğini söyleyip duruyor. Raif de gariptir, ondan bir şey beklememek üzere ayarlıyor kendini. Derken bir gün peder vefat edince Raif Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor. Madonna hanımla baya bir mektuplaşıyorlar filan derken bir gün çöt diye kesiliveriyor mektuplar. Bu da kimse sorsun ne yapsın bilemiyor, kızın izini asla bulamıyor. Aradan 10 yıl kadar geçiyor, çoluk çocuğa karışmış Raif, evlenmiş, hiçbir bağ hissetmediği bir ailesi var. Aklında hala Madonna, neden kendini “terk ettiğini” düşünüp duruyor. Müthiş sıkıcı bir işte çalışıyor, hayattan hiçbir beklentisi filan da yok. Sonra bir gün eve öteberi almaya çıktığı sırada çarşıda Almanya’daki kiracısını görüyor. Yanında da elinden tuttuğu bir çocuk. O günden sonra zaten Raif diye birisi kalmıyor bu hayatta, düpedüz, böyle bildiğin çöküyor adam. O güne dek kadının kendini terk ettiğini, pislik ettiğini, allah belasını versindiğini sanarak hayatını anlamsız yere geçiren adam, bu kez de kızın başına gelen trajedi yüzünden mahvoluyor. Heyhat, aradan 10 yıl geçmiş ve Raif’in zaten yapabileceği hiçbir şey yokmuş bile.

***hadi yine iyisiniz çok spoiler vermedim bak***

Olur da hikayeyi okumak isteyenleriniz olursa diye, yukardaki özeti bi de heyecanlı bitirdim. Kaptan Obvious’un da (Aşikar mı desek… ya da Bariz… taam kaptan Bariz daha iyi) dediği gibi: My work is done here!

Yok aslında biraz daha bahsetmek istiyorum kitaptan. Öncelikle Yapı Kredi’yi mükemmel(!) çevirisi(!!) sebebiyle kutlamak istiyorum. Aynı sayfada “tekâsüf eder” geçerken onu “Yoğunlaşır” diye çeviriyorlar da, “cihetlerin”i çevirmiyorlar mesela. Türkçe’nın “arılaştırıldığı” dönemde yazılmış olan kitabın Sabahattin Ali ve Türk edebiyatı için ciddi bir challenge (bunu da nasıl çevirsek eeeeii… mücadele? Zorluk?) yarattığı bir gerçek. Arada böyle birkaç kelime olsa bile fevkalade anlaşılır bir dile sahip kitap. Üstelik de o yılları müthiş bir beceriyle, öyle her ayrıntısına girerek değil de biraz da okuyucuya hayal ettirecek şekilde tasvir etmiş. Kendisi zaten üstad, bir de ben kutluyorum. Ancak YKY neden bazı kelimeleri çevirip bazılarını çevirmemiş, bunu anlayabilmiş değilim. Madem dipnot yapıyorsunuz, battı balık yan gider deyip hepsini çevireydiniz.
Kitabın pek çok yerini atlayarak okudum. Bu ilgi meraklısı (Yazar İngilizce’deki needy kelimesini kastediyor) Raif’in Madonna’ya karşı pırpır uçan kalbi, seviyormuş ama aslında sevmiyormuş havaları, haza İstanbul beyefendisi halleri, üstelik de Madonna’nın hem “sen pek öyle güçlü bi erkek değilsin” diyip vatandaşı ezmesi, bir yandan da kendini kıskanmıyor diye arıza çıkartması filan hoşuma gitmedi. Kimsenin bir dediği bir dediğini tutmuyor yani. Üstelik bu hislerin hepsi feci şekilde ayrıntılı anlatılıyor kitapta. Bir duygudan ir duyguya geçiş, 2 diyalog arası 1er sayfa vallahi. Atladım netekim.

Ayrıca hikaye içinde hikaye de pek güzel kotarılamamış. Ya da adamın feci sıkıcı bir karakter olması sebebiyle, anlatıcının hikayesini dinleyeceğimi sanarken bir anda kendimi Raif’in dünyasında bulmam da beni sıkmış olabilir sanırım.

Ama benim haddime mi bu denli çatçut diye girişmek bu kitaba? Ayıp değil mi yani şimdi, adam kaç yıl evvel yazmış bu kitabı, edebiyatın mihenk taşlarından, böyle bildiğin temeldeki 3 metreküp betonlarından birisi bu kitap. Kalkıp benim anlattıklarıma bak… ama ne yapalım. Klasik sevmeyen insana zul böyle eserler. Sırf hürmetten ve saygıdan okundu bir anlamı yok. Klasikleri seviyorsanız hoşunuza gidebilir belki. Özellikle de karakter tahlili yapan, toplumcu-gerçekçi hikayeleri seviyorsanız. Meraklısına tavsiye edebilirim o zaman.