Şubat 21, 2012

gaplanı dadınca...




kaplanın karısı’yla ilgili notlarımı çıkartıp yazıyı kafamda tasarlayalı baya bir zaman geçti aslında, müessesemiz gecikmeler için özürlerini sunar öncelikle.

tea obreht’in kitabı ilk çıktığı dönem olan 2011 yılı başlarından itibaren radarımızdaydı, daha sonra kazandığı ödüller ve 2011 yılının en iyi kitapları listelerinin hemen hemen tamamına girmesiyle de beklentileri baaaya bir yükseltti.

yazarla yaşıt olmak her ne kadar beni derin kompleks mağaralarında aç susuz bıraksa da gururumu ayaklar altına alıp romanın dünya çapındaki başarısını kabul etmek zorundayım. çocukluğumdan bana mesut yılmaz, tansu çiller ve susam sokağıyla birlikte yadigâr kalan gazetelerde günlüğü basılan bosnalı savaş mağduru küçük kız çocuğunu (ismi sanki zlata gibi bir şeydi) hatırlayan var mıdır? acaba ne olmuştur o küçük kıza? işte çocukluğumuzun günlük minik dram parçasının ötesinde balkanlardaki savaşın insanlar için ne anlama geldiğine dair gerçek bir fikir edinebilmek için bu kitap enteresan bir rehber olabilir. ama yanlış da anlaşılmasın kitabın asıl olayı balkan savaşını anlatmak değil, insanları (ve hayvanları) savaş zamanı yaşamaya çalışırken anlatıyor olmasına rağmen.

hikayeyi bize anlatan genç doktor hanımefendi natalia savaşın bitmesi ile birlikte taze çizilmiş sınırların ötesine çocuklar için aşı göreviyle gidiyor. bir yandan da yakın zamanda kaybettiği dedesinin çocukluğu boyunca ona anlattığı hikayelerden izler bulmanın peşinde. konu genel olarak bu şekilde özetlenebilir ama, dedenin hayatı, anlattığı hikayeler ve ölümüyle ilgili natalia’nın kendince çözmeye çalıştığı sırlar daha ön planda.

güney amerika edebiyatında bolca kullanılan ve sanırım “fantastik gerçekçilik” ya da “gerçek üstü gerçekçilik” dedikleri, her şey normal normal giderken bir anda acaip gerçek üstü olayların olması durumu bu romanda da var. spoiler vermek gibi olmasın, bir köy dolusu insanın hayvanat bahçesinden kaçıp köylerine gelen bir sibirya kaplanının karısı olabileceğine inanması, bu kadınceğizi uğursuz ilan etmesi bile yeterince fantastik kabul edilebilir. natalia aslında son derece skeptik bir kızceğiz olsa da sonunda olaylar onu öyle bir noktaya getiriyor ki köylülerin ölüleriyle ilgili en uçuk ritüellerinden birinde kendi arzusuyla yer almaya kadar varıyor.

bir de ‘ölmez adam’ var. natalia’nın dedesinin hayatına giren gavran gaile’nin hikayesi. olaylar geliştikçe karşımıza yerli yersiz çıkan bu karakter beni nedense inanılmaz derecede huzursuz etti. hiç ölmemek / ölememek fikri yeterince ürkütücü zaten, bir de her nedense once upon a time’ın rumpelstiltskin’ini aklıma getirmesiyle ne zaman lafı geçse “something very wicked is gonna happen soon” hissiyatına kapılmama sebep oldu.

doktor kızımız natalia’nın çocukluğundan beri dedesine hayran olması, onun izinden giderek doktorluğu meslek olarak seçmesi, hayat görüşünü tamamen dedesiyle ilişkisinin oluşturması da hikayenin başka bir tarafı. bir kuşak atlamış bir elektra kompleksi olarak yorumlamak abartılı olabilir ama dedenin hayatındaki yerinin sıradan olmadığı kesin. dolayısıyla dedenin ölümüyle birlikte natalia da ister istemez bir “hayatın anlamı” sorgulamasına giriyor, dedesinin kendisinden sakladığı şeyler olduğu hissiyatıyla (ve bence biraz da bu duruma bozularak) ondan kalan meselelerin peşinden gidiyor. mesela dedenin çocukluğundan itibaren her zaman yanında kipling’in orman çocuğu kitabının bir kopyasını taşıması, kaplan ve karısıyla olan ilişkisi, ölmez adamın gerçekten varolup olmadığı gibi konular natalia’nın roman boyunca asıl arayışını oluşturuyor.

şimdi burada linç edilmeyi de göze alarak, kitabın her ne kadar konu itibariyle çok başarılı olsa da anlatım ve okunma zorluğu açısından çok sıkıntılı olduğunu söylemek zorundayım. aşırı uzun betimlemeler (benim dağ bayır betimlemelerine feci şekilde alerjim var, yüzüklerin efendisi’ni okurken de o bölümlerde afakanlar basardı, şimdi de bastı) hikayenin geneline yayılmış ve özellikle yaratılmış izlenimi veren bir ruhsuzluk. mesela natalia’nın can arkadaşı zora’sı var bi tane, her türlü sırrını paylaştığı, ama aralarındaki ilişkiyi okuduğunuzda; bu ikilinin birbirine kıl olan ama beraber iş yapmak zorunda olan amerikan polisiye klişelerindeki o biri zenci biri beyaz ikili olduğuna inanasınız geliyor.

ayrıca burası bence benim algımın yavaşlığıyla ilgili ama ben kaplan ve karısının dedenin hayatını neden o kadar etkilediğini, neden kaplanın romana ismini verecek kadar mühim bir karakter olduğunu anlayamadım.

bağlamak gerekirse, kaplanın karısı 2011 yılında ortalığı yaktı yıktı geçirdi, mucizevi roman olarak yer aldı ve ben de çok büyük beklentilerle okudum. beğenmedim demek haksızlık olur ama gerçekten neden bu kadar mucizevi olduğunu anlayamadım o da galiba benim modern edebiyat için gereken bakış açısına sahip olmayışımdan kaynaklanıyor.

böyleyken böyle.

sahi var mı başka okuyan?

3 ahkam:

UtkulardanEda dedi ki...

dostum yazını okuyunca bi ikilemde kaldım. acebe okumasam mı diye filan. ama kaplanın aslında fantastik bir öğe olması beni yine bi heyecanlandırdı. hatta böyle tarafsız bi yazı yazman da iyi oldu, çünkü biz kitapla ilgili çok gaza gelmiştik hatırlarsan. çıkmasını büyük bir heyecanla bekledik ettik... ama ben hala okuyamadım mesela. şu game of thrones'lardan sıra ona gelebilmedi... ama neyse, senin bu yazıyı okuyunca beklentim düştü. bu yüzden okuduğumda daha çok beğeneceğimi sanıyorum =) ben de bi başliyim de bi yazı da ben patlatırım olmadı. eline sağlık!

Mert Şenyuva dedi ki...

Zlata Filipovic'in yazdığı "Zlata'nın Günlüğü". Doğrudur efendim. Ortaokulda okutmuşlardı bize.

Bu kitabı ben almadım bile daha :-/

flzpink dedi ki...

Ben de methini duyup aldım kitabı..Bakalım beni neler bekliyor...